Darwinizm ve Paradigmanın Önceliği

Türlerin Kökeni'nin yayınlandığı 1859'dan bu yana Darwin'i desteklemek amacıyla çok sayıda delil ileri sürülmüştür. Tabiî seleksiyon yoluyla evrimin tabiatta doğrudan gözlendiği ve izole durumdaki yeni popülasyonların -türlerin- daha önceki mevcut türlerden geldiği iddia edilmiştir. Fakat darwinci teorinin iddiası daha uzağa gitmektedir. Ernst Mayr'in belirttiği gibi bu teori, evrimin, tamamen tabiî seleksiyonun yönlendirmesi altındaki küçük genetik değişimlerin tedricen birikmesiyle ortaya çıktığını; türden türe evrimin, popülasyonların ve türlerin bünyesinde meydana gelen olayların hayalen ötelenmesinden başka bir şey olmadığını iddia etmektedir. Oysa Darwin modelinin mikroevrim ölçeğinde söyledikleri makroevrim ölçeğindeki başarısızlığının altını çizmekten başka bir işe yaramamaktadır. Bilindiği gibi mikroevrim bir türün kendi sınırları içinde geçirdiği değişimler olup, buna en tipik örnek farklı insan ırklarının varlığıdır. Bilimsel gözlem ve teste dayanmayıp sadece bir önkabul olarak ifade edilen makroevrim ise, mikroevrimin belli bir birikime ulaşması sonucunda türün farklı bir türe dönüşmesi olarak tarif edilmektedir.
1859'dan bu yana ne tek bir ampirik keşif, ne de tek bir bilimsel gelişme Darwin'in makroevrim teorisinin iki temel aksiyomunu geçerli kılacak en küçük bir delil bile getirememiştir: bu aksiyomlardan birincisi, tabiatın sürekliliği kavramı, yani bütün türleri birbirine bağlayan ve ilk tek hücreliye kadar uzanan formların fonksiyonel devamlılığı fikridir; ikincisi ise, adaptatif hayat projesinin tamamen kör ve tesadüfî bir sürecin sonucu olduğu düşüncesidir. Evrimci biyologların bir yüzyılı aşkın yoğun çabalarına rağmen, Agassiz, Pictet, Bronn ve Owen'ın Darwin'e yönelttikleri itirazlar reddedilememiştir. Darwin'in Asa Gray'e yazdığı mektupta kabul ettiği "büyük boşluklar" sadece hayalen doldurulmuştur.

"Örnekleme hatası" mı?
Modern biyolojinin doğuşundan itibaren (18. yüzyılın ortaları), tabiatın sürekliliği fikrinin neredeyse bütün savunucuları, aradaki boşlukları arazide örnek toplarken yapılan hatalarla açıklamaya çalışmışlardır. Fakat boşlukların varlığı evrim ve süreklilik taraftarları tarafından herzaman kabul edilmiştir. Hattâ, "eksik halkalar" terimini icat edenler evrim karşıtları olsa da, bunları ısrarla aramak durumunda kalanlar evrimciler olmuştur.

"Örnekleme hatası" hipotezi tamamen tabiatın sürekliliğine a priori (peşinen) inançtan ileri gelmekte olup, tabiattaki süreksizlik gerçeği karşısında bu inancı haklı çıkarmak için icat edilmiştir. Aslında bunun geçerliliği basitçe test edilebilir, eksik halkalara karşılık gelen aralıklar gerçekten bir örnekleme hatasından ileri geliyorsa, daha fazla sayıda, daha sık aralıklı ve daha hassas örnek alımı yapılarak aralıkların küçüldüğü açıkça ortaya konabilirdi. Halbuki bugün boşluklar, Denton'un ifadesiyle, Linne'nin dönemindeki kadar fazla sayıdadır. 18. yüzyılda mukayeseli anatominin ve paleontolojinin birer disipline dönüşmesinden, moleküler biyolojinin yakın zamandaki keşiflerine kadar, biyolojideki gelişmeler sadece tabiattaki büyük kesikliklerin yoğunluğunu vurgulamıştır.

Ondokuzuncu asrın son çeyreğinde, evrim teorisini destekleyecek eksik halkaların er-geç keşfedileceğine inanılıyordu. Bu yüzden evrimcilerin araştırmaları bir çeşit saplantı hâlini almıştı ve yeni fosiller bulunduğuna dair her haber büyük bir coşkuyla karşılanıyordu. Fakat bu ümidi besleyecek bir başka kaynağa ihtiyaç vardı. Biyologların muhayyilesini, "eksik halkalar"ı gezegenin henüz bu amaçla dolaşılmamış bölgelerinde bulma düşüncesi uyarmıştı. Meselâ Güney Amerika'da balta girmemiş ormanların çevrelediği geniş alanlar bunlardan biriydi. Kaldı ki, karalarda "kayıp dünyalar" olmasa bile, derinlikleri 1860'da henüz eldeğmemiş durumda bulunan okyanuslar vardı.

Bu amaçla, 1860'lı yıllarda Norveç'in Lofoten fiyordlarında ve İngiltere'nin Atlantik kıyısı boyunca deniz tabanında tarama çalışmaları yapıldı. Bu girişimlerden daha evvel, milyonlarca yıl önce ortadan kalktığı sanılan bazı deniz türlerinin okyanus tabanında varlıklarını hâlâ sürdürdüğü ortaya konmuştu. Bu keşifler, deniz derinliklerinin, ilk jeolojik dönemlere ait canlıların bulunacağı en güvenilir yerler olduğu düşüncesini güçlendiriyordu. Ve bu canlılardan bazıları, evrim kavramının varsaydığı eksik halkaların ta kendisi olabilirdi.

Challenger derin bölgelerin hayvan toplulukları üzerinde sistematik anlamda ilk keşif çalışmasını yapmak üzere 1872'de denize açıldı. Yeni bir ağın yüzeye çekildiği her defasında heyecan doruk noktaya tırmanıyordu. Fakat yolculuk devam ettikçe, ağlar sürekli olarak bilinen formları yukarıya çekiyorlardı, sonuçta heyecan da azaldı. Böylece ne Challenger, ne de diğer herhangi bir okyanus keşif gezisi yukarıya en küçük bir eksik halka çıkarmadı.

Steven Stanley'in belirttiği gibi, hayat yeryüzünde süreksiz ve kesikli bir imaj çiziyor. Bilgilerin artmasıyla büyüklüğü iyice belirginleşen bu kesikliklere verilebilecek klâsik örnek inorganik tabiat ile hayat arasındaki kesikliktir. 19. yüzyılın ortalarından 1940'lı yıllara kadar mutlak kopukluk olmadığını, kimyadan hayata, anorganikten organiğe götüren basit oto-üreme sistemlerinde sürekliliğin mümkün olduğunu varsaymak normaldi. 1950'lerden bu yana gerçekleştirilen keşifler ise cansız ile canlı arasında net bir kesiklik bulunduğunu gösteriyor.

"Tesadüf"ün başına gelenler!
Darwin eksenli dünya görüşünün ikinci büyük aksiyomu -evrimi meydana getiren tek faktör olarak saf tesadüf- bugün güvenilirliğinden çok şey kaybetmiştir.

Biyolojik projenin tesadüf eseri olduğunu ortaya koymanın sadece iki yolu vardır: fonksiyonel organik sistemleri şans eseri keşfetme ihtimalini hesaplamak veya her bakımdan organizmalara benzeyen sistemler üzerinde yapılacak rastgele bir araştırmanın ne getireceğini test etmek. Birinci durumdaki ihtimali kesin olarak hesaplamak mümkün değildir; ikinci durumda ise, tamamen rastgele bir araştırma metodunun hiçbir sonuç vermeyeceği açıktır. Makine ile organizma arasındaki benzerlik giderek daha fazla anlam kazanırken, moleküler ölçekteki hayat giderek daha mükemmel bir teknoloji görüntüsü alırken, darwinci anlamdaki evrimi yapay sistemler bünyesinde modellendirmenin imkânsızlığı giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Bir başka deyişle, teknolojik ilerlemenin bilimlere sunduğu mikrokozmosa daha derinlemesine nüfuz etme imkânı, hayat mekanizmalarını tesadüflerle açıklamaya çalışmanın akla aykırılığını giderek daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Yüksek yapılı organizmaların genetik programları bir milyar bit düzeyinde veya bin cilt eserlik bir kütüphanedeki harf dizilerine eşdeğer bilgi içermektedir (Yüksek yapılı organizmaların genomundaki toplam bilgi miktarı bilinmemektedir. Fakat DNA'ların sadece % 10'u bile bilgi taşıyıcı olsa, problem aynıdır. Yeni araştırmalarla genomun bir milyar bitten daha fazla miktarda bilgi içerdiği anlaşılmıştır). Bu genetik programlar, kompleks bir organizmayı oluşturan milyarlarca milyar hücrenin büyümesini ve gelişmesini komutlayan, belli doku ve organlara göre özelleştiren ve düzenleyen binlerce algoritmayı kodlanmış formlar şeklinde içermektedir. Denton'a göre, septik (şüpheci) biri için bile, bu programların salt tesadüfî bir süreçle meydana geldiğine inanmak akıl açısından utanç vericidir. Fakat darwinciye gelince, o bu hipotezi küçük bir şüphe gölgesine yervermeksizin kabul etmektedir, çünkü onun için önceliği gözlem değil, baştan kurguladığı hüküm, yani paradigma almaktadır. Böyle bile olsa, bu paradigmayı gözlemlerle test etmesi gerekirdi. Evet, metafiziksel bir paradigma herzaman test edilebilir, fakat darwinizm bilimsel gözlem verilerini dün ve bugün açıklayamadığı ve önkabul olma geçerliliğini yitirdiği hâlde, daima bir önkabul olarak baştan dayatılmaya devam edilmektedir. Moleküler ölçekteki farklı organizma gruplarının bile birbirlerinden bu denli farklılaşmış olmasının matematiksel kesinliği karşısında, darwinci kişinin sağduyu gereği katı tutumunu sorgulaması gerekirken o hâlâ konumunu temize çıkarmaya çalışmaktadır. Fakat bu durum gözden kaçmamaktadır; bu hipotezler, gerçekliği maskelemeye yönelik olarak zihnin keyf (hattâ istibdad) ürünleridir. Tabiattaki büyük boşlukları doldurmak için evrimci biyologların geliştirdiği senaryolar -öngörüşler- gerçek dışı görünse de, evrimciler tarafından, paradigmanın gerçekliğini teyid eden kesin deliller olarak kabul edilmektedir.

Bugünün evrimci düşüncesi, paradigmanın önceliğinin sağduyuya tercih edildiği daha birçok örnek içermektedir. Prebiyotik evrim uzmanlarının hücrenin kökeni için gerekli zamanın giderek azalması karşısında nasıl tepki gösterdiklerini ele alalım. 1970'lerden beri, yeryüzünde hayatın ortaya çıkma zamanına dair yapılan araştırmaların ve ilk bakteri faaliyetine dair fosil bulguların verdiği milyar yıl mertebesindeki yaş değerleri, yerkabuğunun oluşum (soğuyup taşlaşma) zamanına giderek daha fazla yaklaşmıştır. Daha önceleri bir milyar yıldan daha fazla bir süre şeklinde hesaplanan iki olay arasındaki zaman boşluğu bugün birkaç yüz milyon yıl düzeyine inmiştir. Yaklaşık 3,5-3,8 milyar yıl yaşlı kayaçlarda mavi-yeşil alg kalıntılarının keşfedilmesi okyanusların oluşumu ile hayatın ortaya çıkması arasındaki zaman aralığını 100-400 milyon yıl arasına indirmiştir. Herşey sanki, hayat, yüzey suları yeterince yaygın ve taze olur olmaz ortaya çıkmış gibi cereyan etmiştir. Dahası, en yaşlı tortul kayaçlar muhtemel hiçbir ilk çorba izi taşımamaktadır. İhtimal hesapları darwinci izahların geçersizliğini artık daha açık bir şekilde vurgulamaktadır.

Peşin hükümlerle gülünçleşen bilim
Michael Denton'a göre bugün darwinci anlamda evrime karşı olmak, modern biyoloji düşüncesinin genel eğilimine karşı olmak şeklinde kabul edilmektedir. Süreklilik düşüncesi biyoloji camiasına öylesine nüfuz etmiştir ki, hayatın sürekli bir fenomenden başka bir şey olabileceği fikri biyologların büyük kısmı tarafından algılanamaz hâle gelmiştir. Dünya'nın Ortaçağ kozmolojisindeki merkez konumu gibi, süreklilik prensibi de bazıları tarafından zorunlu bir tabiat kanunu olarak kabul edilmiş, başka türlü olması düşünülmemiştir. Öyle ki, bu prensibi sorgulamaya kalkışmak, biyolojik gerçekliğe dair tüm temel sezgilere karşı saldırı başlatmak şeklinde yorumlanmıştır. Sarsılmaz bir aksiyom görüntüsü vermesine rağmen, süreklilik fikri bir tabiat kanunu değildir. Ne biyolojide, ne de daha temel bir bilim olan fizikte hiçbir şey yeryüzündeki hayatın sürekli bir fenomen olmasını gerektirmemektedir. Zaten başlı başına bir yazı konusu olacak katastrof teorisine göre, büyük sistemik felâketlerin hayat tarihinde önemli biyolojik krizlere (birçok türün toplu hâlde ortadan kalktığı küçük kıyametler), bir başka deyişle türler arasında kesikliklere yolaçtığının 20. yüzyılda paleontolojik ve jeokimyasal verilerle açıkça anlaşılması, evrimcilerin süreklilik fikrine büyük bir darbe vurmuş, fakat bu camia bu kez yeni türlerin, hiçbir veri olmamasına rağmen, hayatta kalanlardan türediğini ileri sürmekte bir beis görmemiştir.

Çekiciliğinin başlangıçtaki sebebi ne olursa olsun, tabiatın sürekliliği kavramı daima önemli bir defoya sahip olmuştur: Batı düşüncesinin uzun tarihi boyunca bu kavram lehinde en küçük bir doğrudan gözlem veya ampirik delil gösterilememiştir; kavramın İyonya'daki ilk belirtilerinden, onsekizinci yüzyıldaki teolojik aşamasına, oradan yirminci yüzyıldaki darwinci düşüncenin en yeni versiyonlarına kadar bu böyledir. Fonksiyonel formların hâlen yaşayan veya ortadan kalkmış bulunan tüm türleri birbirine bağlayarak devam ettiği asla gözlenmemiştir. Tabiatın sürekliliği kavramı, insan zihninde varolmuştur fakat tabiatta asla. Sürekliliği savunanlar ampirizm karşısında daima biraz daha geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Darwinci çevrelerde çok yaygın inanışın tersine, bilim camiası içinde olgulara ve gözleme en yakın duranlar ise evrim karşıtları olmuştur.

Antikite'de bile, Aristo'nun Sokrat öncesi dönemden gelen evrimci düşünceye karşı çıkışı, tabiattaki gözlemlere ve biyolojik olguların değerlendirilmesine dayanıyordu. Linne'yi, Cuvier'yi, 17., 18., ve 19. yüzyıldaki profesyonel biyologların büyük kısmını süreksiz bir tabiat görüşüne götüren husus da yine reel olgulardır. Batı'da teoloji ve felsefe, sürekliliği kaçınılmaz bir düşünce gibi görmesine rağmen, gözlemler kesikliliği ortaya koymuştur. Tabiat modele uymayı reddetmiştir; varlıklar arasındaki büyük zincir kopmuştur.

Lamarck'ın evrimci fikirleri karşısında, katastrofların kâşifi ve modern paleontolojinin babası, aynı zamanda iyi bir Hristiyan olan Cuvier'nin görüşleri sağlam bir ampirizmin yardımıyla tabiattaki açık süreksizliklere dayanıyordu. Olgulardan uzaklaşan Lamarck'tı. Yarım yüzyıl sonra Agassiz, yeni bir darwinci kıyafet altındaki süreklilik kavramını gözlemlere dayanarak reddediyordu. Olgulardan uzaklaşan Darwin'di. Türlerin Kökeni'ndeki sıkıntının merkezinde, gözlem ile düşünce arasındaki aynı temel çelişki yeralıyordu. Gözlem süreksizlik lehinde konuşurken, tabiî seleksiyon yoluyla evrim düşüncesi tabiatın sürekli olması gerektiğini peşinen dikte ediyordu.

Şüphesiz darwinci modelin bugüne kadar başarılı gözükmesinde çok önemli bir faktörün rolü vardı: darwinci model, bütün defolarına rağmen, evrimsel değişimin unsurları olarak fiziksel ve tabiî süreçlere başvuran tek evrim modelidir. Yaratılışçı modeller ise dünya genelinde daha çok Hristiyan yaratılışçılar tarafından geliştirilmektedir ve onların düşünme yöntemleri Kilise'nin baskısı altında asırlardan beri dar kalmıştır. Bu yüzden de, tabiatüstü sebepleri savunurken bunların tabiattaki yansımaları olan sebep-sonuç ilişkisine dayalı mekanizmaları görmezden gelmektedirler, kısacası onlar da gözlem yapmaktan kaçınmaktadırlar. Lamarck'ın modeline gelince, sonradan kazanılmış karakterlerin yeni nesillere aktarıldığı bir durum hiç gözlenmemiştir. Sıçramalı evrim modelleri ise ampirik olarak test edilememektedir. Bu durumda darwinizm baştan beri bilimsel olma görüntüsü veren tek teoriydi ve daha sonra kuvvetli esmeye başlayan pozitivizm rüzgârıyla birlikte 1859'dan itibaren gerçekte hiçbir zaman ulaşamayacağı tam anlamıyla sahte bir güce kavuşacaktı.

Bütün bunlar, darwinci paradigmanın yerini birgün rekabet gücü yüksek bir başka teorinin alabileceğini göstermektedir. Kuhn'un belirttiği gibi, bir teorinin artık tamamen terkedilmesi, rekabet gücü yüksek bir başka teorinin ortaya çıkmasına bağlı olmuştur daima: "Bilimsel bir teori ancak, tutarlı bir teori onun yerini almaya hazır ise değersiz hâle gelir. Bilimsel gelişmenin tarihçesi incelendiğinde, herhangi bir bilimsel çalışmanın sonucunu doğrudan tabiatla karşılaştırarak yanlışlamaya dayanan bir metodoloji görülmemektedir. Bilim adamlarını önceden kabul edilen bir teoriyi reddetmeye götüren şey, bu teoriyi tabiat ile karşılaştırmaktan daha ziyade, tutarlı bir teoriyle karşılaşmaları veya bizzat bir teori geliştirmeleri olmuştur: bir paradigmayı reddetmeye karar vermek aynı anda bir başkasını kabul etmek demektir."

Kuhn'un "paradigmaların rolü ve önceliği" ile ilgili görüşü (isabeti ne olursa olsun), darwinci kavramların, kendilerine yöneltilen redlere rağmen bugünkü biyoloji düşüncesinde neden egemenliklerini sürdürdüğü sorusuna açıklama getirmektedir. Sonuçta, bilimsel bir referans çerçevesinde çalışmak isteyen biyologlar darwinci dünya görüşüne vurgu yapmak zorunda kalmaktadırlar. Böylece bilim tabu hâline gelmiş paradigmalardan vazgeçememektedir. Bu gözönüne alındığında, darwin felsefesinin, liyakatten ziyade yokluktan dolayı biyolojide yer edindiği görülmektedir. Bunun yerine ikna edici bir teori gelişinceye kadar, mevcut teorinin sayısız problem ve anomalisi açıklamasız kalacak ve kriz sürecektir. Rekabet edebilir ve kabul edilebilir özellikte bilimsel bir teorinin olmaması, evrimci biyolojiyi Ortaçağ astronomisinin krizine benzer bir krizde tutacaktır: Ptoleme sisteminin bir heyula olduğu anlaşılmasına rağmen, başka herhangi bir sistem olmadığından bilim Kopernik'e kadar asırlar boyunca aynı cendere içinde kalmıştı.

Teorinin bilim dışı etkilerinin rolü
Sonuçta kesin olan bir şey var: bir asır süren yoğun çabalardan sonra, biyologlar bu teoriye herhangi bir geçerlilik sağlayamadılar. Ve tabiat, darwinci modelin ısrarla istediği sürekliliğe indirgenmedi. Tesadüf ise, kendisine biçilen "hayatı yaratan faktör" rolünde asla güven telkin etmedi. Fakat bu modelin hayat bilimlerinin ötesinde de sonuçları var. 19. yüzyıldaki darwin devrimi diğer bilimsel devrimlere göre bu kadar fazla önem arzettiyse, bu onun, biyoloji dışındaki alanlarla da ilgili olmasından dolayıydı. Türlerin Kökeni'nin yayınlanmasından beri, darwinci tabiat modeli etkisini modern düşüncenin her yanında gösterdi. Mayr'e göre, Einstein'ın izafiyet teorisi veya Heisenberg'in kuantum teorisi kimsenin kişisel kanaatleri üzerinde büyük bir etki yapmadı. Kopernik devrimi veya Newtoncu âlem görüşü ise geleneksel inançların belli bir revizyonunu gerektirmişti. Fakat bu fizik teorilerinden hiçbiri din ve ahlâk hakkında Darwin'in "tabiî seleksiyon yoluyla evrim" teorisi kadar sorun ortaya çıkarmadı.

Denton'a göre, modern Batı'daki bilim felsefesi ve ahlâk büyük ölçüde darwinci teori üzerine oturmaktadır. Bu felsefeye göre insanlık İlâhî bir yaratıcı iradeden değil, rastgele moleküler formların tamamen kör bir seleksiyon süreciyle doğmuştur. Evrim teorisinin kültürel önemi çok büyüktür, çünkü tabiatçı (natüralist) dünya görüşünü taçlandırmıştır; Ortaçağ'ın sonundan itibaren Batı insanının zihnindeki naif Yaratılış kozmolojisini ortadan kaldırmıştır. Darwin devrimi hesaba katılmadan yirminci asrın anlaşılması mümkün değildir. Darwinci teorinin entelektüel müeyyideleri olmaksızın yirminci asır boyunca dünyayı kasıp kavuran sosyal ve siyasî akımların meydana gelmesi mümkün olamazdı. 19. yüzyılda evrim kavramının kabul edilmesi lâik fikirlerin artan baskısıyla oldu; bugünkü agnostisizm ve septisizmin sorumlusu ise darwinci tabiat görüşüdür, yani geçmişte materyalizmden kaynaklanan bir teori bugünkü materyalizmin temelini oluşturmuştur.

Evrim teorisinin biyolojiden çok uzak alanlara nüfuz etmesi, tarihsel bir örnek olup, bilimsel delilden yoksun bu kadar spekülatif bir teorinin bütün bir toplumun düşünce tarzını şekillendirmeyi ve bir dönemin perspektiflerine hâkim olmayı nasıl başardığını göstermesi açısından önemlidir. Tarihî önemi ve Batı düşüncesinde meydana getirdiği ahlâkî ve sosyal dönüşümler gözönüne alındığında, teorinin bütün biyolojik olaylara (hayatın ilk ortaya çıkışından, sonraki bütün hayat formlarına, oradan da insan zekâsına kadar) tam ve tümüyle kabul edilebilir bir açıklama getirecek güçte olduğu ümit edilebilirdi. Fakat teori ne kabul edilebilir, ne de kuşatıcı bir açıklama getirebilmiş değil ve bu çok endişe verici bir durum. Böylesine merkezî bir konum işgal eden ve dünyadaki önemli fikir cereyanlarına ilham kaynağı olan bir teorinin metafizik bir spekülasyondan, bir mitten daha başka bir şey olması beklenirdi.o

Kaynak
- M. Denton, Evolution: A Theory in Crisis, Ed. Burnett Books Ltd. London. 1985.

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <b>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Bilim ile ilgilenir misiniz?:

Son yorumlar