Hücrelerdeki Adanmışlık

Hücrelerdeki Adanmışlık

Üniversiteden hoca arkadaşlarla Azerbaycan’a gezi düzenlemiştik. Bakü’de bulunan etrafı Türk bayraklarıyla çevrili Türk şehitliği beni epeyce sarstı. Osmanlı, Nuri Paşa’yı Azerbaycan’ı Ermeni işgalinden kurtarmak üzere vazifelendirmiş. Nuri Paşa yaklaşık 1.400 askeriyle Ermenilerle savaşmış ve burada şehit düşmüş. Bu şehitlikte, künyelerinden anlaşıldığı kadarıyla her vilâyetten -hattâ Suriye, Bosna gibi yerlerden- şehit var. Karışık duygular içindeydim. Aklıma birden ‘kendini feda etme veya adanmışlık’ geldi. Bu davranışın yüzlerce misâli her an hücrelerimizde de yaşanmaktaydı. Meselâ, anne karnında her mekanizma bir bebeğin vücuda getirilmesine göre ayarlanmıştır. Bunun için birçok hücre âdeta kendini feda etmekte ve ölmektedir. Ergenlik çağına girmiş her kadının potansiyel olarak her ay hâmile kalma ihtimali söz konusu olduğundan, rahmin iç tabakasında hücrelerin, kan damarlarının ve salgı bezlerinin sayısı artırılmakta, iç tabakadaki hücreler besin bakımından zenginleştirilmekte ve böylece iç tabakanın kalınlaşması sağlanmaktadır. İçi besin maddesi dolu bu depo hücrelere desidua hücreleri denir ve bütün bu hazırlıklar, Sonsuz Rahmet ve Şefkat’in tecellisi olarak muhtemel embriyo için yapılır. Eğer gebelik oluşmazsa, bu hücreler âni bir sinyalle öldürülmekte ve kanama yoluyla dışarı atılmaktadır.

Ergen bir kadında her ay 6–12 ovum (yumurta hücresi) yaratılmaktadır. Bu hücrelerin hepsi bir spermle karşılaşacak ve bebek hâline getirilecekmiş gibi hazır durumdadır. Ancak bunlardan genellikle bir tanesi yarışa devam edebilmekte ve karın boşluğuna atılmaktadır. Diğerleri ise, yarışın ortasında bir hormon sinyaliyle ölüme sevkedilmektedir. Kadınlarda (ve genel olarak bütün memelilerde) her ay bu çok enteresan ve harika hâdise bir kere meydana getirilmektedir. Hücrenin ne kadar küçük, karın boşluğunun ne kadar geniş ve lâbirentli olduğunu bir kıyasla anlatmaya çalışalım:

Ovum hücresi pinpon topu kadar büyük olsaydı, karın boşluğu da herhalde Erzurum şehri kadar geniş olurdu. Bu hücrenin o lâbirentlerin arasından rahmin kolları olan rahim tüpleri (tuba uterina) tarafından alınıp rahmin içine getirilmesi gereklidir. Bunun için rahim tüplerinin uçlarında fırça veya süpürge şeklinde yapılar vardır. Bunlar karın içinden rahme doğru süpürme ve vakum hareketine sebep olurlar. Bu hareket o kadar güçlüdür ki, bilim adamları bunu bir kadın hastada yaşanan tecrübeyle ortaya koymuşlardır. Bir kadında bir hastalık sebebiyle sağ tarafta yumurtalık, sol tarafta da rahim tüpü ameliyatla çıkarıldığı hâlde bu kadın dört çocuk doğurabilmiştir. Yani soldaki yumurtalıktan atılan küçük ovum sağdaki rahim tüpü tarafından alınabilmiştir. Bu, gerçekten mu’cizevî bir hâdisedir.

Bir ovumun spermle birleşip bebek oluşumuna vesile olabilmesi için, fıtrî sistemde her defasında mililitrede yaklaşık 50 milyon–100 milyon spermin yarışa katılması gerekir. Bu sayı mililitrede 20 milyonun altına düşerse, spermlerin hemen hepsi ovumun bulunduğu noktaya genellikle ulaşamadan yolda ölür. Bundan dolayı, sperm sayısı bu sayının altında olan erkeklerde kısırlık ortaya çıkar. Neticede, kısırlığın sebebi, erkeğe ve/veya kadına bağlı faktörler olabilir. Aslında ovumla sadece tek bir sperm birleşecektir. İnsan toplumlarında sıkça görülen ‘yarışa fazla sayıda potansiyel adayın katılması, böylece başarı ve kalite ihtimalinin artırılması’ esprisi hem sperm, hem ovum için söz konusudur.

Her ay başlangıçta yumurtalıkta 6–12 öncül ovum gelişmekte, ancak bunların genellikle bir tanesi döllenmeye hazır hâle getirilmektedir. Zigot oluşumuna katılacak ovumun bulunduğu yere çok az sayıda sperm ulaşır. İpi göğüsleyen sperm, ovumun içerisine alındıktan sonra kapılar diğerlerine kapatılır. Ovum ile sperm birleştikten sonra ortaya çıkan tek hücre (zigot), rahim tüpleri içindeki engebeli yollardan geçerek birkaç gün sonra rahmin içine ulaşır.

Bu yeni hücre (zigot) 2, 4, 8… şeklinde bölünerek çoğaltılır ve neticede hücrelerden bir topak yapı oluşturulur. Bu topağın dış yüzeyindeki hücrelerden bir kısmı farklılaşarak sinsityal trofoblast hücrelere dönüştürülür. Bu yeni hücreler salgıladıkları enzimlerle rahmin iç duvarındaki desidua hücrelerini parçalayıp hem bir çukur oluşturarak embriyonun tutunmasına vesile olurlar, hem de onların parçaladıkları hücrelerden ortaya çıkan besin maddeleri embriyo hücrelerinin beslenmesinde kullanılır. Burada, bazı hücrelerin, inşâsına katıldıkları yavru için kendilerini âdeta feda ettiklerini görmekteyiz.

Bundan sonra, topak şeklindeki hücre yığınından organ ve dokularımız nasıl yaratılıyor? Başlangıçtaki bu tek hücreden nasıl oluyor da birbirlerinden hem mikroskobik yapı, hem de üstlendiği görev itibariyle çok farklı hücreler ortaya çıkarılabiliyor? Bu bir Kadîr-i Alîm’in müdahalesi olmadan olabilir mi?

Aslında her hücremizde hem beyin, hem bağırsak, hem karaciğer, hem de diğer bütün hücrelerin görevini yapabilecek genetik program, cihaz ve kabiliyetler bulunmasına rağmen, beyin hücresi sadece kendisine düşeni, bağırsak hücresi sadece kendine ait fonksiyonları, karaciğer hücresi de sadece kendisine verilen görevleri yapmakta, diğer görevleri DNA’lardaki bazı kısıtlamalar ve örtülmeler sebebiyle engellenmektedir. Diğer organların hücrelerini de bunlar gibi düşünebiliriz. Bunu bir toplumdaki vazife dağılımına benzetirsek, herkesin doktorluk, mühendislik ve öğretmenlik yapabilecek potansiyelleri var. Ancak bazıları sadece doktorluk, bazıları sadece mühendislik, bazıları ise sadece öğretmenlik yapmaktadır. İşte vücudumuzdaki hücrelerde de benzer bir vazife dağılımı söz konusudur.

Anne karnında birbirinin tamamen aynısı olan belli sayıdaki hücrelerden her insan için dış görünümü farklı, İlâhî sanat eseri bedenler teşkil edilmektedir. Burada da ağız, burun, parmaklar, sair iç ve dış organlara şekil verilirken, bazı hücreler programlı hücre ölümüne (apoptozis) mâruz kalmakta ve kendilerini feda etmektedir. Meselâ anne karnında önce el şekillendirilirken, henüz parmaklar yoktur. Elde daha sonra parmak arası olacak bölgedeki hücreler apoptozisle plânlı ölüme gider ve parmaklar ortaya çıkartılır. Yüzümüzde ise, ağız, burun ve kulaklar hemen şekillenmez. Sonradan ağzın yer alacağı bölgedeki hücreler ölür ve ağız boşluğu yaratılır. Hattâ tek yumurta ikizlerinde bile farklı olan parmak izi çizgileri de bu plânlı ölümle yaratılır.

İnsanın sadece dış değil, iç organlarının mimarisi de benzer bir mekanizmayla, hücrelerin programlı ölümüyle şekillendirilmektedir. Meselâ bağırsaklarımızda meydana getirilen kıvrımlı yapı sayesinde, emilim yüzeyi 200 metrekareye çıkarılabilmektedir.
Anne karnında sinir hücreleri arasında, ayrıca sinir hücreleriyle kas hücreleri arasında haberleşme kavşakları (sinapslar) meydana getirilirken, yine apoptozis mekanizması devreye sokulmaktadır. Meselâ bir sinir hücresi diğer bir sinir hücresine mesaj iletemiyor (sinaps yapamıyorsa) veya ondan mesaj alamıyorsa, aynı şekilde, plânlı hücre ölümü mekanizması çalıştırılmaktadır. Benzer durum sinir-kas kavşakları ve salgı bezi hücresi için de câri olup, kas hücresi eğer sinirlerden sinyal alamıyorsa, bir salgı bezi hücresi bir sinir veya bir hormon tarafından uyarılamıyorsa, anne karnında apoptozise uğramaktadır.

Ayrıca anne karnındaki bebeğin bağışıklık sisteminde de apoptozis mekanizması işletilmektedir. “Bağışıklık sistemimiz tabiattaki bütün mikroorganizma, bitki, hayvan ve insan antijenlerine karşı antikor ve lenfosit üretebilecek kapasitede yaratılmıştır.” Ancak doğumdan önce bebeğin dokuları kendi bağışıklık sistemine tanıtılıyor. Doğumdan sonra sadece yabancı kabul ettiği antijenlere saldırması ve kendi doku antijenlerine saldırmaması için kendi dokularına karşı saldırı potansiyeline sahip bağışıklık (savunma) hücreleri apoptozisle yok ediliyor. Eğer bu yok edilme işlemi tam olarak yapılmaz ve doğumdan sonra bebek kendi dokularını yabancı olarak tanırsa, otoimmün hastalıklar ortaya çıkar.

Netice olarak, anne karnında bebeğin inşâsında görev alan birçok hücreye ilk saatlerden başlayarak hayat boyu devam etmek üzere ‘kendini feda etme kabiliyeti’ bahşedilmiştir. Dolayısıyla, kendini feda eden bu hücreler ve apoptozis mekanizması vücudumuza yerleştirilmeseydi, insan ne anne karnında şekillenebilirdi, ne de doğduktan sonra hayatını devam ettirilebilirdi. Bu durum milletlerin yaşaması için kendini feda eden şehitlerin durumuyla benzerlik arz eder. Bundan dolayı, işlerimizi ve hizmetimizi yaparken şehitlerin fedakârlığını hiç unutmamalıyız.

Azerbaycan’daki şehitlik ziyaretinde yaşadığım duygular ve bunların tetiklediği tefekkür neticesinde, “Bir üniversite hocası olarak, onların şahadetine denk nasıl bir hizmet yapmalıyım?” sorusunu kendime sormadan edemedim.

Prof.Dr. Ömer ARİFAĞAOĞLU

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <b>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Bilim ile ilgilenir misiniz?:

Son yorumlar