Ah bir verem mikrobu bulsak

Ah bir verem mikrobu bulsak

Hayat,büyüklüğü kâinatla kıyaslandığında, rakamlarla ifade edilemeyecek kadar küçük bir gezegende var edilmiş. Bu küçük gezegenin, neredeyse hiçbir köşesi yok ki, üzerinde hayattan bir iz olmasın. Hayat her tarafımızda. O kadar ki, biz insanların bu hayatın büyük bir kısmından şikayetçi olduğumuz durumlar bile oluyor. Nasıl şikayetçiyiz derseniz anlatalım.

Evimizdeki buzdolabı, hastahanedeki ilaçların büyük bir kısmı, temizlik malzemeleri, deterjanlar bunların hepsi istemediğimiz, rahatsız olduğumuz hayata karşı kullandığımız silahlar.

Buzdolabında yiyeceklerin bozulmasını önlüyoruz, çünkü soğuk ortamda bakterilerin faaliyeti yavaşlıyor.

Ellerimizi sabunla, çamaşırlarımızı deterjanla sıcak suda yıkıyoruz ki, kirler gitsin mikroplar ölsün temizliğe kavuşalım.

Antibiyotik içiyoruz, ameliyat malzemelerini sterilize ediyoruz, yine istemediğimiz yaşam formlarını yok etmek için.

Etrafımız hayatla o kadar kuşatılmış ki dokunduğumuz her yerde istesek de istemesek de yaşayan bir şeyler var. Ama uzaya çıkıp başka bir gezegene indiğimizde bu hayatın değil kendisine, izine bile rastlayamıyoruz..! Her yer steril.. Mesela Mars’ta temiz elinizi taş yaralasa tentürdiyoda, tetanoz iğnesine falan gerek yok çünkü orada ne mikrop ne de bir bakteri yoktur.

NASA ve ona bağlı JPL (Jet Propulsion Laboratory) yıllardır uzaya robot araçlar gönderip diğer gezegenleri ziyaret ediyor ve oralarda hayata dair izler arıyor. Tabi aradıkları akıllı canlılar değil. Hiç olmazsa bir bakteri bulsalar yetecek. Bununla ilgili Mars gezegenine ki; dünyadaki şartlara en yakın olarak orası biliniyor, bir çok uzay aracı gönderildi. Kayalar, taşlar incelendi milyarlarca dolar harcandı ve hâlâ da harcanmaya devam ediyor. Ancak şu ana kadar yaşayan hiç bir şeye rastlanmadı.

Bu yolculuklarda çok gelişmiş teknolojiler kullanılıyor. Dünya’dan Mars’a herhangi bir araç göndermek için yörünge konumlarının uygun duruma gelmesi bekleniyor. Bu ise ancak 25 ayda bir kere gerçekleşiyor. Yolculuk en az 9-10 ay sürüyor. Hem de inanılmaz süratlerde gidilmesine rağmen (saniyede 10-15 km). Yani İstanbul Ankara arasını 40 saniyede alabilecek hızda gidiyorsunuz ve aylar boyunca sürüyor bu gidiş.! Sonra işin Mars’a iniş kısmı var ki bu da başlı başına bir problem. Bir kere herşeyin otomatik olması lazım. İşe Dünya’dan müdahale ederseniz aradaki mesafe yüzünden vereceğiniz talimatlar uzay aracına 10-15 dakikada ancak ulaşıyor. Aracın otomatik olarak yüksekliğini tespit edip önce bir ısı kalkanı kullanarak hava sürtünmesi ile yavaşlaması, sonra paraşüt açması en son olarak da yüzeye 40-50 metre kala roketlerini ateşleyip yavaşça inmesi gerekiyor. Bu işlerde 1 saniyelik hatalar bile aracın kaybedilmesine yol açıyor. Nitekim geçtiğimiz yıl Mars Polar Lander adlı araç ve taşıdığı sondalar, basit bir hata yüzünden kaybedildi. Yıllardır süren çalışmaların NASA’yı getirdiği yer ise şu oldu: Artık hayatın kendisini aramak yerine izlerini veya hayatı onsuz düşünemeyeceğimiz suyu bulmak.

Düşünün ki bir NASA uzmanı dünyada bulsa, arkasına bakmadan kaçacağı tehlikeli bir mikrobu, mesela bir verem mikrobunu Mars’ta bulsa öpücüklere boğacak. Çünkü dünyada sayılamayacak kadar çok olan bu tip canlılardan biri kazara Mars’ta bulunsa bu küçücük bakteri büyük bir ünvan alacak, UZAYLI olacak.

Şimdi bu tip araştırmalardan biri olan büyük bir projeden bahsedeceğiz. Bu proje şu anda yürütülmekte olan diğer projeler için bir öncü konumunda olan VOYAGER (Gezgin) projesidir.

1972 yılında NASA gelecek 20 yıl içinde gerçekleşecek olan ve 176 yılda bir tekrarlanan gezegen dizilmesinden faydalanmak üzere bir çift uzay aracını fırlatmak için çalışmaya başladı. Bu gezegen dizilmesi Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün gezegenlerinin tek bir araçla ziyaret edilmesini mümkün kılıyordu. Çift uzay aracı düşünülmesi ise birinin başına bir kaza gelmesi durumunda diğerinin onun yerini alabilmesi içindi. Voyager 1 ve 2 uzay araçları fırlatmaya hazır hale geldiğinde yıl 1978 olmuştu. Çalışmalardaki en önemli konu bu araçların yıllar sürecek yolculuklarında ihtiyaç duydukları elektrik enerjisini elde etmenin bir yolunu bulmaktı. Güneş’ten çok uzaklara gidileceği için araçların güneş enerjisi kullanmaları mümkün değildi. Bu yüzden radyoizotop termoelektrik jeneratörleri dizayn edildi. Bu jeneratörler yakıt olarak radyoaktif bir madde olan Plütonyum kullanarak hiç bir bakım ve ikmal yapılmadan 50 yıl boyunca elektrik üretebilmektedir. Maliyetleri çok fazla (birkaç yüz milyon Dolar) ve tehlikeli oldukları için bunları dünyada kullanmak mümkün değildir.

1978 yılında Voyager’lar Jüpiter istikametine gönderildi. Bunlar 1980-81 yıllarında Jüpiter, 1981-1982 yıllarında Satürn gezegenleri ve bunların uydularının yakınlarından geçerek binlerce resim çekip ölçümler yaptılar. En ilginç bulgulardan biri Jüpiter’in uydusu IO nun aktif yanardağları ve Satürn’ün uydusu Titan’ın dünyaya çok benzeyen atmosferiydi. Daha sonra Voyager 1 Güneş sistemi sınırlarının keşfedilebilmesi için derin uzaya, Voyager 2 ise 1986 yılında Uranüs yakınından geçmek üzere yönlendirildi.

Voyager 2 1986 yılında Uranüs ve 3 yıl sonra 1989 da Neptün semalarından geçerek bu iki gezegene ait eşsiz bilgiler gönderdi.

Daha sonra ise Voyager 2 de kardeşi Voyager 1 gibi derin uzaya yönlendirildi.

İnanılması zor ama bu iki araç şu anda hâlâ çalışıyor ve 2010 yılına doğru güneş sistemi sınırlarına varmaları bekleniyor. Bu araçlar eğer bir problem olmaz ise Plütonyum pillerinin biteceği 2020 yılına kadar bilgi gönderecekler. Şu andaki dünyaya uzaklıkları 10 milyar km. civarında. Onlarla bağlantı kurmak için buradan gönderdiğiniz ışık hızındaki radyo sinyallerine cevap ancak 24 saat sonra dünyaya ulaşabiliyor. Ve bu cevabın sinyalleri bir saat pilinin ancak 20 milyarda biri kuvvetinde. Bu yüzden NASA bunları büyük kulaklar adını verdiği 70 metrelik çanak antenlerle duyabiliyor sadece… Araçların hızları ise inanılmaz büyüklüklerde. Voyager 1 saniyede 17 km., Voyager 2 ise saniyede 15 km. olan hızlarıyla bizden uzaklaşıyorlar. Siz bu yazıyı okuyana kadar araçlar İstanbul’dan Çin’e kadar olan mesafeyi aldılar bile. Bu hızda bir uzay aracının Güneş sisteminin ön sınırlarını terk etmesi 40 sene sürüyorsa, bu kadar ziyaret edilen yerde hayat izine rastlanamıyorsa ve güneş sadece kainattaki trilyonlarca yıldızdan ortalama büyüklükte bir tanesiyse… Gerisini yazmaya gücüm yetmiyor…

Mehmed Akyürek

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <b>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Bilim ile ilgilenir misiniz?:

Son yorumlar